Salute, Claudia!
İtiraf ediyorum, bu zamana kadar AC serisine bir kere olsun dokunmamıştım. Merak duymasına duyuyordum fakat hakkında o kadar olumsuz yorum duyuyordum ki, örneğin tekrar eden görevler ya da takip görevleri gibi, eh pek de zamanıma değecek bir oyun serisi değildir diye düşünüyordum.
Yanılmışım, çok büyük yanılmışım.
Gönül isterdi ki seriye Altaïr ile başlayayım, fakat PS5 için AC1 yoktu, dolayısıyla direkt Ezio’nun gençliği ile başlamış oldum. Ezio’nun kayıpları, intikam ile başlayan hikayesi ve aslında çok daha büyük bir resmin parçası olduğunu görmesi bu oyunun ana konusuydu ve gayet de keyifle bu yolculuğunda Ezio’yu takip ettim. Desmond’a çok ısınamadım ne yalan söyleyeyim, özellikle bu sürekli günümüze dönüp geçmişe dönme olayları da bir tık garip geliyor ama yapacak bir şey yok, hikaye bu şekilde kurgulanmış ve güzel yerlere gideceğini umuyorum.
Suya atlayınca “Must have been the wind” moduna giren askerler, Mario amcanın ince bıyığı, şapşik Leonardo (da Vinci, evet o) aklımda uzun süre kalacağını düşündüğüm detaylar oldu. Sonu süper tatmin etmedi, biraz da bir sonraki oyuna pas atmış oldu. Yine de spoiler vermemek için çok girmeyeceğim.
Oyuna çok ısındığımdan platinum kupayı almaya da çalıştım, tüyleri toplamak tam bir eziyetti fakat yine de platlamaktan mutlu olduğum bir oyun oldu. Bunun hemen peşine de Brotherhood’a başladım, onun da yazısı gelir yakında.
Geç olsun güç olmasın diyelim.
